Mehmed Talat Paşa
Amatör bir yorum denemesi…
/ Şubat 2012 / Ahmet
Sönmez
Günümüzde, internet kullanımının olağanüstü yaygınlaşması sonucunda, web
ortamından edinilebilecek bilgilerin bir kütüphane dolusu bilgiye eşdeğer hale geldiği
görülüyor. Bu imkandan en çok yararlananlar elbette sevgili öğrenciler. Ödev
olarak verilen bir konuyu internet’te ararsın, ansiklopedik bilgileri birkaç
kaynaktan kopyalarsın ve uygun bir biçimde arka arkaya yapıştırırsın… Kopyala,
yapıştır, kopyala, yapıştır… Ödev tamamlanmıştır..!
Mehmed Talat, bana göre böyle basit bir ‘kopyala, yapıştır’ muamelesini hak etmeyecek
kadar önemli ve dünya çapında iz bırakmış, ‘yenilikçi’ bir kişilik. Yaşam
öyküsü, hayattayken yapabildikleri ve yapamadıkları, sevapları ve günahları
gibi ayrıntıları içeren ansiklopedik bilgileri, yerli ve yabancı web ortamlarında
aramak ve fazlasıyla bulmak imkanı var. Öte yandan bendeniz, Talat konusunu, mesleğimizin bize
kazandırdığı “hakikati aramak” içgüdüsü ile ele almak ve konu üzerinde
haftalarca düşünmek fırsatını yakalamış olduğum için ayrıca sevinçliyim. Bu vesileyle,
50 seneden fazla bir süreden beri, çeşitli kaynaklardan okuyarak, dinleyerek,
görerek tanıdığım ve her fırsatta anmaktan onur duyduğum ‘Posta Nazırı
Talat’ı sizlere tanıtmaya çalışacağım…
Bu mütevazı denemeyi, değerlendirme yaparken uyulması gereken evrensel
sevgi ve saygı sınırları içinde kaleme alınmış kısa bir yorum olarak da
görebilirsiniz...
Mehmed Talat’ın doğumu, 1874 yılına rastlıyor. Bu yıllar, Osmanlı
İmparatorluğu’nun, Avrupa’da “hasta adam” olarak anıldığı yıllar… Osmanlı
devletinin bir an önce çökmesi için her türlü dalavereyi tezgahlayan emperyal amaçlı
ülkeler, başta Büyük Britanya ve Fransa olmak üzere, hedeflerine yaklaşmış
olduklarının sevinci içinde, çöküş sürecini hızlandırmaya çalışıyorlar. Kuzey
komşumuz Rusya ve Orta Avrupa’da neredeyse izole olmuş durumda kalan Almanya, gelişen
paylaşım sürecine kendi ulusal menfaatleri doğrultusunda gaz veriyor. İtalya gibi
‘ikinci lig takımları’ ve Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan gibi ‘üçüncü
amatör lig takımları’ ise, imparatorluk topraklarında yaklaşık yüz yıldan beri
başarıyla uygulanmakta olan “Balkanlaştırma / Balkanization” stratejisinin sonuçlarını heyecanla izler ve ellerini
oğuşturarak bekler durumda.
“Balkanlaştırma / Balkanization”
kavramı, kısaca “böl ve yönet” anlamında.
Osmanlı Devleti’nin üç ayrı köşesini tutan bölgelerde etnik ayrılıklar, din ve
mezhep farklılıkları emperyalist devletler tarafından kışkırtılıyor. Bu bölgelere
para gönderiliyor, siyasi vaatler veriliyor, silah sevkıyatı yapılıyor… Bu
sorunlu üçgen, bilindiği gibi Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Doğu.
Balkanlar’da, Yunan, Bulgar, Makedon, Sırp, Arnavut, Romen halkları, Kafkasya’da Ermeni, Gürcü, Çeçen ve Slav
halkları, Orta-Doğu ve Filistin’de çeşitli din ve mezheplere mensup Arap
halkları ve Kürt kökenli aşiretler, Anadolu coğrafyasının Ege ve Karadeniz bölgelerinde
varlığını sürdüren Osmanlı tebası Rum etnisitesi, Osmanlı devletine karşı silahlı
ayaklanmaya teşvik ediliyor. Bu arada, kimine beylik, kimine işgal, kimine
bağımsız devlet vaatleri de havada uçuşuyor. Amaç; Osmanlı devletini bir an
önce çökertmek ve üç kıtaya yayılmış Osmanlı topraklarını paylaşmak.
(Bütün bu hengame içinde, Kafkasya ve Orta-Doğu bölgelerindeki verimli petrol
sahalarının sınırları da, emperyalist devletler tarafından itinayla çizilip
önceden hazırlanıyor. )
Bakar mısınız? Aradan yüz
yıldan fazla zaman geçmiş. Aynı üç coğrafi bölge, günümüzde de Türkiye
çevresindeki varlığını sürdürüyor… Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Doğu…
(20.yüzyılın ürünü olarak ortaya çıkan, Kıbrıs odaklı ‘Enosis’ ve İsrail
odaklı yayılmacı ‘Sionizm’ konularını bu kısa yazı kapsamına almıyorum, yani
şimdilik görmezden geliyorum.)
Mehmed Talat, işte tam da böyle karışık bir dünyaya doğmuş..! Yaşıtları sayılabilecek
Tunalı Hilmi, Abdullah Cevdet, Prens Sabahattin, Mehmed Reşid gibi, gelecek yıllarda
Osmanlı siyasi hayatına etki edecek ‘yenilikçi’ isimlerle kimi zaman
beraber, kimi zaman karşı saflarda yer almış. Ama Talat, her zaman yenilik
yanlısı ve her zaman aktif siyasetin içinde olmuş. Bütün bu isimlerin ortak
özellikleri ise, hepsinin “Jön Türk” kökenli olmaları. Hepsi padişahlık
düzeninden bıkmış, hepsi yenilik ve hürriyet taraftarı. Namık
Kemal, Ahmed Rıza gibi yaşça biraz büyük isimler de 19. yüzyılda hep benzer
endişeleri düşünerek, yaşayarak olgunlaşmışlar… Peki neydi bu temel endişe? Hatırlayalım…
Osmanlı İmparatorluğu çöktü, çöküyor, yaşadığımız topraklar
ayağımızın altından kayıyor… Vatanı kurtarmak için bir şeyler yapmak lazım. Peki kurtuluş ışığı nerede? Ne yapmak
gerekiyor? (Ünlü deyişle what is to be
done..? )
Yenilikçi Jön Türk’lerin genel
bakış açısına göre, Avrupa’nın ilerlemesini ve kalkınmasını sağlayan siyasi, idari,
ekonomik, faktörler incelenmeli, prensipleri anlaşılmalı, benimsenmeli ve
Osmanlı devletinde de hiç gecikmeden uygulanmalı. Birinci aşamada, elbette padişahlık
düzenini etkisiz hale getirip meşruti (şarta
bağlı) parlamenter sisteme geçmek gerekiyor. Sonra gelsin ülke çapında yeni
yatırımlar ve kalkınma hamleleri…
Benzer bir hedefi, 1920’li yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran vatansever
yenilikçilerin en önemli ismi olan Mustafa Kemal’in sözleriyle de hatırlayabiliriz;
Bu hedef, “muasır medeniyetler seviyesine gelmek ve onları geçmek”
şeklinde özetlenebilir. Aradaki en önemli fark, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının sadece meşrutiyet
rejimiyle yetinmeyip doğrudan cumhuriyet ilan etmiş olmalarıdır.
Zaman geçiyor… Yenilikçi
düşünür ve siyasetçilerin uzun soluklu mücadelesi sonucunda, Osmanlı
İmparatorluğu’nda ‘İkinci Meşrutiyet’ ilan ediliyor. Yıl 1908… Bu
aslında tam bir Jön Türk zaferi ama İttihad ve Terakki kadroları sahneyi çoktan
devir almış durumda… Kimilerine göre ‘kızıl
sultan Abdülhamid’, kimilerine göre ‘ulu hakan Abdülhamid’ tahttan
indiriliyor. Yüzyıllardan beri Padişahın
iki dudağı arasında duran karar ve icra yetkileri, “Meclis-i Mebusan” denen bir
parlamentoya devrediliyor.
O günlerde her tarafta “Yaşasın,
Meşrutiyet” diyen afişler asılı… Büyük Fransız İhtilali’nin ‘Adalet,
Hürriyet, Eşitlik, Kardeşlik…’ gibi ünlü ilkeleri, Osmanlı topraklarında
alkışlar arasında benimseniyor ve böylece çağdaşlaşma yolunda yeni bir umut
ışığı doğmuş oluyor.
diye başlayan ve aynı dileğin Yunanca “ZİTO”
şeklinde tekrarlandığı broşürde fotoğrafı görünen şahıs; Enver Bey… Bir süre sonra ‘Enver Paşa’ olacak… Türk Bayrağı olarak
bildiğimiz simgeyi taşıyan bu broşürde, Türkçe ve aynı anlamı taşıyan Yunanca ifadeleri yan yana
okuyabilmek bence çok düşündürücü ve çok
öğretici.




Tarih Özeti ... Yorumlara tamamen katılırım. Güzel toparlanmış..
YanıtlaSilMehmet Talat Paşa ise çok az yer almış. Başlık ile yazının bütünü arasında çok az ilişki var. Ama bu çalışmanın içinde, şimdiye kadar okuduklarımın laf olarak sözünü ettiği ettiği ve önem vermediği, bugünle bağ kurmadığı, telgrafı sosyal medya olarak etkin kullanan bir kullanan bir önder kişiyi anlatması..
Sonuç olarak, Mehmet Talat Paşa'yı ve olaylardaki kilit rolünü kuvvetli anlatsa çok iyi olur...
Aslında tarihi bir konuda yorum yazmak beni aşar. Çünkü tarih bilgim derin değildir. Ancak bu yazıyı bir tarih öğretisi veya Mehmet Talat’ın hayatını özetleyen salt bir tarih yazısı gibi kabul etmek istemediğim için düşüncemi açıklama cesaretini buluyorum. Mehmet Talat’ın düşünce gelişimi ve hayat yolu keyifli bir dille anlatılırlen, çevresindeki tarihi olaylardan bence kıvamında bahsedilmiş. İyi şeyler yapmak için kendini iyi yetiştirmiş bir insanın da bazen kendi düşüncelerinin bazen de kaderinin nasıl kurbanı olduğunun hikayesini okudum demek istiyorum. Ayrıca Ermeni tehciri,
YanıtlaSilkendi başına yüzlerce kitap yazılmasını gerektirdiği halde ülkemizde az işlenmiş bir konu olarak buradaki öykünün düğüm noktası olması konuya uzak okurlar için faydalı bir yaklaşım. Kahramanımızın sonunu getiren bu olaya bağlantı çok detaylı olmasa da yeterli yapılmış. Gönlüm tehcir konusunda daha çok yazılmasından ve batı dünyasına karşı kendimizi daha iyi anlatmaktan yana hep.